10 Mayıs 2011 Salı

Çocuk Ve Masumiyet

Midas denilince akla ilk gelen şey, O’nun, dokunduğunun altın olmasını dilemesi ve elbette eşek kulaklarının oluşmasıdır.

Başlıktaki “masumiyet” kavramından yola çıkarsak, çok masum bir dilektir Midas’ın dokunduğu her şeyin altın olmasını dilemesi. Üstelik, bunun gerçekleşmesi için her şeyi yapar Midas.

Sevgili Frigya Kralımız, akıllı olmasa da, kurnazlığını kullanan biridir. Ve ne yalan söyleyelim, her ikisinin bedelini kendisi ödemiştir.

Günlerden bir gün, köylüler bağlarında Dionisos’un sevgili dostu, yaşlı Silenos’u bulurlar. Yolunu kaybetmis, yorgun düşüp bir asmanın altında uyuyup kalmıştır. Her zamanki gibi sarhoştur. Köylüler onu tepeden tırnağa güllerle süsleyip Midas’a götürürler. Böyle bir konuğa sahip olmak Midas’ı oldukça mutlu eder. Sonunda düşlerini gerçekleştirecek bir armağan gibidir. Köylüleri ödüle boğar, gönderir.

Silenos, Midas’ın sarayında on gün on gece ağırlanır. Ne de olsa mutlu olması gerekir bu ihtiyar konuğun. Hani kaz gelecek yerden…

Masum bir istektir bu…

Sonunda Midas, Silenos’un elinden tutar arabasına bindirir ve Dionisos’a götürür. Dionisos, dostuna yeniden kavuştuğu için çok mutludur. Öylesine mutludur ki “Midas, dile benden ne dilersen!” deyiverir. Midas’ın masum dileği çoktan hazırdır.

“Dokunduğum altın olsun!” der bir hamlede, sözcükleri unutmamak için. Olur ya şaşırıverirse, neler olmaz?

Dionisos, alaycı gülümsemesiyle onun dileğinin yerine geldiğini söyler. Bu gülümsemenin altında Midas’ın masumiyetinin tükenişi de vardır, çünkü Midas öyle bir şey dilemiştir ki, sınırı yoktur. Bunu zaten yemek yemeye kalktığında öğrenir. Üstelik bir de en sevdiği kızı ona gelip sarılıvermiştir. Midas’ın dokunduğu her şey altındır artık.

Yeniden Dionisos’a koşar Midas ve aman diler, “N’olur beni bu dertten kurtar” der. Dionisos ona,  Paktalos ırmağına gidip yıkanmasını söyler. Midas gider yıkanır. Arınmıştır.

Masumiyet, Midas’ın dileğinden yola çıkarsak, öyle pek cici bir kavram gibi durmaz karşımızda. Aslına bakarsanız, Midas’ın dileklerini kim dilemez ki? Herkesin dilediği niye masum olmasın ki? Olur mu ki?

İlk baktığımızda ne denli masumdur değil mi Midas’ın dilekleri? Ama sürece bakarsak, bu dilek öylesine korkunç bir gerçeği (insanın açgözlülüğünü) içinde taşır ki böylesine bir nitelikten arınmak gerekir. Dionisos da onun arınmasını sağlar.

Bir çocuk da dokunduğu her şeyin çikolata olmasını dileyebilir. Ne kadar masum istektir değil mi bu? Böyle bir öykü okumuştum. Çocuk baktığı her şeyin çikolata olmasını istiyordu. Oluyordu da. Ama sonunda (öyküde Dionisos olmadığı için) çocuk bu yeteneğinden kurtulmak için onu verebileceği bir çocuk arayıp duruyordu. Hasılı bir arınma, yani masumiyete geri dönüş gerçekleşmiyordu ne yazık ki.

William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanı, o döneme kadar baskın olan bir çocuk anlayışını alt üst eden bir iddia içerir. Çocuk asla masum bir varlık değildir. Üstelik bunu romanın örgüsü öylesine kanıtlar ki çocuğa bakışınız değişir. Çocuk cinayet işler, yangın çıkarır, arkadaşlarını iktidar hırsıyla yok eder. Sözün özü “çocuk asla masum değildir.”

Tek tanrılı dinler çocuğu belli bir döneme kadar masum sayarlar. Ancak, Hıristiyanlık başlangıçta buna pek izin vermemiştir. Çocuğun bir günah ürünü olduğunu iddia etmiş ve bu nedenle çocuğun masumiyetini kabul etmemiştir. Aziz Augustin, “Günahla tohumum atıldı, günahla annem beni karnında taşıdı, o halde nerede ve ne zaman masum oldum sör?” diye seslenir. Vaftiz, bu süreçten arınmayı temsil eder. Çocuk ancak vaftizden sonra masumiyetine kavuşur. Ancak, süreç masumiyeti sonsuz kılmaz, hatta olabildiğince erken bitirir bu masumiyet dönemini.

Dinsel göndermeleri fazlasıyla yoğun olan Pollyanna’da, kız çocuğu masumiyetin en üst örneğini temsil eder. Aslına bakarsanız “masumiyet ya da saflık” sembolü olarak tanımlanmaya kalkılan Polyanna’nın normal koşullarda çok “salak” (eminim çok kişi bu sözü söyledim diye kızmıştır; ama ne yapalım ki gerçektir) bir çocuk olduğunu da söylemek mümkündür ancak, metnin alt gerçekliğinde Pollyanna, çocuk değil, çocuk masumiyetine bürünmüş bir melektir. Burada bir özdeşim talebi vardır.

Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sında, kahramanımız kırdığı kaşağının suçunu kardeşi Hasan’ın üstüne atar. Baba öğrendiği ve içselleştirdiği geleneksel anlayışların etkisiyle büyük oğlanın söylediklerine inanır. O büyüktür ve artık hata yapma dönemini atlatmıştır. Oysa Hasan daha küçüktür ve hata yapacaktır. Bu önbilgi (yargı değil) babayı yönlendirir. Bu yönlenme, hata yapabilmesi mümkün olan; ancak çocuk olduğu için masum sayılabilecek Hasan’ın doğru söylemesi karşılığında bağışlanmasını da kendi içinde saklı tutar. Ne yazık ki Hasan doğruyu (babasının beklediği doğruyu değil) söyler ve bu doğru onun masumiyetini ortadan kaldırır.

Hasan, hiç hak etmediği halde cezalandırılır. Masumiyetin çöküşüdür bu. Oysa içselleştirilmiş önbilgiler olmasaydı, belki de Hasan’ın suçsuzluğu anlaşılacak onun masumiyeti arkasına sığınılarak yapılan eylemler de kendi gerçekliği içinde çözümlenebilecekti.

Hasan öykünün sonunda ölür. Geriye kalan suçluluk duygusudur artık.

İyi de, niye masumiyet ve suçluluk duyguları içinde salınıp dururuz ki?

Bilmez miyiz “masum değiliz hiçbirimiz”? (Sezen Aksu göndermesi)

Bilmez miyiz kendi aklımızı kullanma cesareti göstermeyi?

Hadi masumiyeti konuşalım.

Kendimizi masun saymadan.


Kaynak gösterimi:  www.0-18.org

1 Mayıs 2011 Pazar

Çocukları Bir Özne Olarak Görmek Kolay Öğrenilen Bir Şey midir?

Antik Çağda orta yaşlı bir kadın, genç ve beş çocuklu bir başka kadına kendi yaşam deneyimlerini aktarırken şöyle der: “Çocuklarını sakın sevmeye kalkma çünkü zaten ölecekler”.

Hoş bir şey midir bu söylenenler? Değildir elbette. Peki ama kadın doğruyu mu söylemektedir? Evet, doğruyu söylemektedir.

Vebanın, hastalıkların, açlığın, savaşların, göçlerin, düzensizliğin, doğa olaylarının en acımasız haliyle yaşandığı o dönemlerde insanın varlığı ve varlığını sürdürmesi tüm bu zorlukları aşabilmesine bağlıydı.

O dönemde, belki de o genç kadınla çocukları arasındaki tek bağ sevgi olacakken, bu da, verilen tavsiye ile elinden alınıyordu.

Kesin olan şuydu ki, çocuklarla kadın arasında hiçbir zaman güçlü bir bağ oluşmasına zaman  olmayacaktı.

Hamile kalmışsa, kendini istilalardan, salgın hastalıklardan, sel ve depremlerden koruması gerekiyordu. Haydi bunu atlattı ve doğurdu diyelim, bu kez de doğan çocuğu önce bunlardan sonra da açlıktan koruması onun ek sorumluluğuydu. Elbette çocuğu beslemek için kendini de besleyebilmesi önemliydi.

Şansı yolunda gitti diyelim, ilk yılları atlattı, her şey çok güzel. Artık aklından çocuğunu gönlünce sevmek geçiyor. Aksiliğe bakın. Çocuk  hastalandı. Hastalığına tanı koyacak doktor yok. Doktorlar zaten o dönemde çocuklarla hiç ilgilenmezdi ki.

Tam “artık çocuğumu sevebilirim” diyordu ki bu kez hastalık geldi ve onu alıp götürdü.

Evet, bu ve benzeri felaketler yüzünden o kadın çocuklarını sevme cesaretine hiç sahip olmadı.

Hatta derler ki yüz nesil anne ve çocuk bu felaketlerin hepsini yaşadı.

Sonra?..

Sonra ne mi oldu?

Uzun yüzyıllar süren bir sürecin ardından çocuğun ve kadının bir özne olduğu gerçeğiyle karşılaştı insan. Bunu kabullenmek öyle pek kolay olmadı. Aslında kabullenmenin tam olarak gerçekleştiğini söylemek de pek olası değil.

Çocukları bir özne olarak görmek kolay öğrenilen bir şey değildir. Ancak, toplumsal rol ve görev paylaşımında “ben bunu öğrenmedim” diyemeyecek alanlar vardır. Bu alanlar, uygarlık ve kültürel gelişmelere paralel olarak genişler.

On dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar doktorlar çocuk hastalıklarını tanımlamışlar ancak çocukları tedaviyi reddetmişlerdir. Neden olarak da çocukların kendini ifade edememesini göstermişlerdir.

Günümüzde çocuklar yine kendilerini ifade edememelerine karşın bilim dalının gösterdiği gelişmeler onların hastalıklarını tedavi edilebilir kılmıştır, kılmaktadır.

Bebekler kendilerini sadece sesler çıkararak ifade ederler. Ama yine de anlaşılır olduklarını söylemek zordur. Bu nedenle en çok annelerine gereksinme duyarlar. Ve de daha önemlisi annelerine en çok karınlarındayken ihtiyaç duyarlar. Onları oradan zorunluluk olmadıkça erken almak tanımlanamaz bir davranıştır.

Çocuklar, sırtlarından para kazanmak üzere nesneleştirilemezler.

Onları eğlence nesnesi yapamazsınız.

Onları narsizminizin nesnesi yapamazsınız.

Onları cinsel nesne yapamazsınız

Onları size ait olduklarını düşünerek şiddet nesnesi yapamazsınız

Onların bedenlerini henüz doğmamış ya da doğmuş halleriyle kendi kazanç hırsınızın nesnesi yapamazsınız.

Dahası onların bedensel sağlıklarını ve yaşamlarını asla ve asla kazanç nesnesi yapamazsınız.

Onlar size direnemezler. Tek yapacakları çaresiz bakmak olacaktır. O bakışları umursamayıp, bebeklerin çaresizliklerini kendi zaferi olarak görmek ve onu nesneleştirip maddi çıkar sağlamak  insanlıktan çıkmaktır.

Hele ki bunu, onları yaşatmak üzere yemin etmiş olanlar yaparsa, bunu tanımlamak söz konusu olamaz.

Tanımlayamazsınız çünkü, bunu tanımlamaya kalktığınızda onu sığdırabileceğiniz ne meslek etiği vardır, ne de toplumsal bir ahlak anlayışı.

Böylesi bir davranışı suç olarak tanımlamak bile onu onurlandırmak olur. Böyle bir durumda toplum, olayı yapanları değil olayın kendisini sorgulamakla yükümlüdür. Çünkü yaşananların kökeni bir yerlerde yapılmış bir hatada saklı olabilir.

O zaman kendimize şu soruyu mutlaka sormamız gerekir: “Benim bu suçtaki payım nedir?”

Ben, bu saydıklarımın bir insan (insanlığın bir parçası) tarafından yapılabileceğine inanmıyorum. Düşünmek ve gerçekleştirmek bir yana, olabileceğine inanmak bile bir insanlık suçu olurdu.

Ama galiba son söylediğim suçu (inanmak) işlemek üzereyim.




Kaynak gösterimi:  www.0-18.org

27 Şubat 2011 Pazar

Kız Çocuklar Bizim Neyimiz Olur?

Ya da kız çocuklar, kadınlar, anneler; onlar onlara ne kadar sahip çıkıyorlar?

Belki de binlerce yıldır var olan soruları soruyorum. Binlerce yılda binlerce kez sorulmuş, binlerce yılda binlerce kez yanıt aranmış; ama yanıt vermesi gerekenlerin baş ve boyun eğmeleriyle hep vazgeçilmiş soruları ve yanıt yumağını bir de ben karıştırsam çok mu olur?

Biliyorum! Bu soruları sormam çok olduğumun ayrı bir göstergesi olacak.  Özellikle kadın okurlar - ve erkek okurlar da- belki böyle bir soruyu sormanın uyuyan devi uyandırmak anlamına gelebileceği endişesiyle bana fazla ileri gittin de diyebilecekler.

Kız çocuklar bizim neyimiz olur?
İyi gözle bakarsak eğer,
1. kızımız nazımız
2. bacımız
3. anamız
4. yarimiz
5. arkadaşımız
6. can yoldaşımız
olur deriz.

Toplumsal (erkeğin ve de muhtemelen kadının) bilinçaltında –bir yerlerde- yatan gözle bakarsak, ilk altıyı kendimizi korumak için söyleriz ve, hizmetçimiz, kapatmamız, metresimiz, tarlada işçimiz, mutfakta aşçımız, kölemiz, hedef tahtamız, malımız, kum torbamız sözcükleri kültürel bilinçaltında dolanır da dolanır.

Bu saydıklarımız erkek tarafından bakıştı ve kimsenin sanırım yadırgamayacağı tanımları ortaya koyduk. Bu tanımların belli bir yer değil, tüm tarihsel süreç boyunca her yer ve zamanda karşımıza çıkması muhtemel tanımlar olduğunu söylemeliyiz.

Bunlar yazılı ve görsel tüm metinlerde zaman zaman karşımıza çıkarlar ve bizler bunu biliçaltı kültürümüze dayanarak reddetmeksizin izleriz. Bu aynı zamanda kültürel bir kodlanma ve kültürel taşıma süreci olarak tanımlanır.

Bizim bu metinde özellikle altını çizerek görünür hale getirmeye çalıştığımız konu, var olanı saptamak değil, aksine belki de şu ana kadar pek konuşmadığımız bir alana açılmak şeklinde düşünüldü.

Sanırım şu sorular aykırı gibi gelse de sorulmalı diye düşünüyorum;
1. Kadınlar kadın haklarına ne kadar sahip çıkıyorlar?
2. Kadınlar kadınların sorunlarına ne kadar sahip çıkıyorlar?
3. Kadınların erkeklere karşı olan sorunlarında, erkeklerin kadınlara karşı olan sorunlarındaki dayanışmayı acaba ne kadar gösterebiliyorlar.
4. Kadınlar kız çocuklarına eşitlikçi bir yaklaşımı ne kadar öğretebiliyorlar? Ya da şöyle sorabiliriz: Gerçekten öğretmek istiyorlar mı?
5. Kültür taşıyıcısı onlar olmalarına rağmen niye kadın haklarını da taşıyamıyorlar?
6. Kadınlar, erkek çocuklarına gösterdikleri bir değer oldukları duygusunu acaba aynı eşitlikte kız çocuklarına verebiliyorlar mı?
7. Hayatın içinde eşitlikçiliği savunan kadınlar, erkekler karşısındaki bu yaklaşımı aynı şekilde oğullarına gösterebiliyorlar mı? Yoksa “bütün erkekler kötüdür oğlum hariç” diye mi düşünürler?
8. Kadınlar kız çocuklar suç işlediklerinde onları en şiddetli şekilde suçlar ve toplum dışı bırakırken aynı şeyi oğulları yaptığında niye gururla “Bu onun elinin kiri. Yıkar çıkar” diyebilirler. Kendi hemcinslerine duyulan bu öfke nedendir?
9. Ve en önemli soru: Kadınlar oğulları -her ne nedenle olursa olsun- öldüklerinde veya öldürüldüklerinde aylarca başlarını çatıp matem tutarlarken bunu neden -aynı şekilde her ne nedenle olursa olsun- ölen ya da öldürülen kızlarına çok görürler.

Bunu yapmalarının tek nedeni salt korku olmasa gerek. Çocuğuna duyulan sevgi, tüm korkuları aşan bir güçtür. Acaba kadınlar kızlarını sevmemeleri gerektiği kodlamasıyla mı yetiştirilirler ya da kadınlar kızlarını gerçekten sevmezler mi?

Bilirsiniz baba oğul çatışması hep konuşulur ama anne-kız çatışması pek gündemde değildir. Bu soruları bana okuduğum bazı edebiyat metinleri, yaşamın içinde tanıklığını yaptığım olaylar sordurdu. Amacım kesinlikle bir suçluluk alanı yaratıp rahatlamak değil, tersine o kız çocukların haklarını daha net gündeme getirmek.

İşte bu yüzden bu sorular yüzlerce yıldır yaşanan bir gerçekliği sorgulamak için gerekli değil mi?

Belki de böylece, kadın ve erkek ilişkilerinde ve de kadın-kadın ilişkilerinde bilinç altına işlemiş davranış kodlarını, kültürel kodları sorgulamadan, salt yaşananları tartışıp bir sonuca varmayı ya da en azından yola çıkmayı başaramayacağımızı görmüş oluruz ve buna göre yeni bakış açıları geliştirebiliriz.

Gelecek yazılarımızda edebiyat metinlerinde kadının yerini ve özellikle genç kız edebiyatını ele almak dileğiyle...


Kaynak gösterimi: Neydim, N., www.0-18.org, Sen Islık Çalmayı Bilir misin?

16 Ocak 2011 Pazar

Kaçmak, Yaklaşmak mıdır? Uzaklaşmak mıdır?

Kaçmak… Sözlük anlamı; ‘kimseye bildirmeden bulunduğu yerden ayrılmak, firar etmek, koşarak saklanmak’ olarak karşımıza çıkıyor. Tanıma bakarsak, bir sorun, bir sıkıntı sonrası savunma davranışı olarak görülüyor.

İnsan neden kaçar? Doğasında mı vardır, yoksa öğrenilen  davranış biçimlerinden midir? Bunlara verilecek yanıtlar sadece bir sorundan kurtulma çabasıyla sınırlı kalmadığı fikrine götürebilir bizi.

İnsan, doğası gereği keşfetmek ister. Bebekliğinden başlayarak meraklarıyla büyür. Öğrendikçe, keşfettikçe bir yenisi gelir ve yaşam boyu sürer keşifler. Sürmezse, o zaman sorun vardır işte.

Hayatın akışına kendini bırakan insan an gelir bir engele çarpar. Doğrulup kendine yeni bir yön vermediğinde, veremediğinde ve hayatını yenileyemediğinde, küser, içine kapanır ya da kaçar, ya da her ikisini birlikte yapar.

Başka yerler, başka duygular, insanlar, canlılar; hatta bambaşka sorunların bile hayalini kurar. Yeni bir kendi olmak ister. Başkalarına öykünür.

... gibi olmak ister.

Ardı ardına izlenen filmler, diziler, oyunlar, magazin haberleri; şarkılarla kendinden geçmeler…

Hepsi kendince birer kaçış değil midir ?

İnsan soluk aldığı sürece beynindeki kaçma düşüncesi kaçınılmazdır. Ne de olsa o bir ölümlüdür ve ölümlüler hep kaçarlar.

Oysa kaçış yoktur gerçeklerden.

Belki de tüm bunlar, bu hazin son karşısındaki çaresizliği unutma çabalarıdır ve isyandır aynı zamanda.

Olumlu-olumsuz, zamanlı- zamansız kaçar ya da kaçma isteğimizi başka bir yere yönlendiririz. Düş kurar, umarız. Duygularımız kaçar. Evet, uzaklaşırız, bir süreliğine kendimizden.

Uzak ne kadarlık bir mesafedir ki? Az gider uz gideriz; bir arpa boyu yol gideriz. Dönüp bakarız; belki de dönmemize bile gerek kalmaz. Uzak aslında yakındır ve karşımızdadır.

Uzaklık göreceli ve geçicidir, çünkü yeni durum bir süre sonra eskisinin yerini alacak, uzaklaşılan,  kaçılan, vazgeçilen, görmezden gelinen şey ya da şeyler vardığımız noktada yaklaştığımız ve yaklaştıkça tanımlayabildiğimiz şeyler olacaktır.

Yeni gerçeklikler; yine yüzleşmekten kaçacağımız.

Kaçmak için sorgulamayı bilmek gerekir ve onunla başlar süreç; ama çaresizlik doğurmuşsa, bu süreç, kaçmanın nedenleri oluşmaya başlamıştır. Yine de umut bir yerlerde saklanmıştır. Ortaya çıkmayınca, isyan kendini görünür kılar. Aslında umut olmasa kaçmaz ki insan.

İçinde umut oldukça da her kaçış bir ‘yaklaşma’ dır.

Bu yıl çocuklarımıza dönük hangi umutları taşıyoruz içimizde? Çocukların yaşadığı hangi sorunları görmezden geldik, yani kaçtık ya da kaçarken ona yaklaştık?

Kaçmak ona yaklaşmak mıdır?
Yoksa bu bir düşünsel teselli midir?

Bu metni, yazmayı düşündüğüm ama düşündükçe kaçtığım, sözün tükendiği yer dediğim “kız çocuk (töre(!)) cinayetlerine dönük bir ilk iç hesaplaşma olarak oluşturdum. Bunu daha ayrıntılı tartışmak ve “kız çocukları bizim neyimiz olur?” sorusuyla başlamak gerekir diye düşünüyorum.


Kaynak gösterimi: Neydim, N., www.0-18.org, Sen Islık Çalmayı Bilir misin? 

19 Aralık 2010 Pazar

Çocuk ve Düş

“Niye hep karşıma çıkıyorsun?”
Diye sordu çocuk.
“Çünkü senin
Geleceğini planlıyorum,”
Diye yanıtladı düş
“Bana sormadan olmaz
Dedi çocuk”

Düşlerin özgürce kurulduğu düşünülür çoğu zaman. Oysa öyle midir diye düşünmek gerekir. Düşlerimizi belirleyen biz miyizdir; yoksa onu oluştururken kullandığımız malzeme daha önceden elimize (elbette beynimize) verilmiş midir?

Anne karnında başlamaz mı düş kurma? Annenin sesi, babanın sesi, çevrenin sesi, o seslerin tonları, inişleri, çıkışları; sıcaklığı, soğukluğu; sertliği, yumuşaklığı bizi belirlemeye başlamaz mı?

Dünyaya çığlıklarla geliriz. Kendi sesimizi duymak bizi etkiler. Kendimizi fark ederiz. Bir tene dokunmayı, kendimizi beslemeyi, tat almayı, koklamayı, duymayı, dahası görmeyi öğreniriz.

Sesler, renkler, kokular, tatlar ve şeyler. Şeyler, dokunduklarımız mıdır? Renklerini ayırt edebildiklerimiz midir? Kokusunu hissedebildiklerimiz midir? Tadını alabildiklerimiz midir? Kendi evrenimizde duyduğumuz mudur? Yoksa bunların hepsi ve de hiçbiri midir?

Bir düşünün!

Bizi belirleyen, biçimlendiren her etki, bu duyuları hiç aksatmadan süreci götürüyor.

Görme, işitme, tatma, dokunma, koklama duyularını doyurmaya ya da onları uyarmaya dönük tüm koşullandırmalar, bilinçaltına doğallıkla yerleşip sonrasındaki tüm taleplerimizi belirleyen nedenleri oluşturuyor.

Modern araçları en uç özellikleriyle kullanırken acaba ilkelliğimizin de en uç noktasına mı ulaşıyoruz?

Şu anda dış dünyaya dönük tüm taleplerimiz içgüdüsel taleplere dönüşmedi mi?

Biz miyiz isteyen? Yoksa istettiriliyor muyuz?

Gerçekten hangisinin kararını biz verdik?

Reklamları izliyorum. Evrensel değerlerden öylesine güzel söz ediyorlar ki, kıskanıyorum. Belleğim mi yanılıyor bilmiyorum; ama onlar zaten bizim değil miydi? İyi de, şimdi niye başka şeylerle özdeşleşip bana geri dönüyorlar ki?

Biz onları nerede kaybettik?

Yoksa hiç sahip olmamış mıydık?

Çocuklarımızın özgürce düş kurabildikleri bir dünyayı düşleriz hep.
Peki, bunu gerçekleştirmek için onlara nasıl özgürce düş kurulabildiğini mi öğreteceğiz; yoksa bunu kendilerinin öğrenmelerine izin mi vereceğiz?

İyi de biz izin versek, başkaları izin verecek mi?

Düşünüyorum.

Düşünüyor

Düşün

Düş.


Kaynak gösterimi: Neydim, N., www.0-18.org, Sen Islık Çalmayı Bilir misin?

5 Aralık 2010 Pazar

Sizin Adınız Ne? Kim Koydu Bu Adı?

Bizim evin mutfak penceresi karşı komşunun mutfak penceresiyle birlikte onların banyo penceresine de bakar. Bu görüntüyü farklı ve ilginç kılan ise, banyo penceresinin boşluğuna  yıllardır yerleşik olan kumru yuvasıdır. Her iki üç ayda bir oraya kumru ailesi gelir, yumurtasını bırakır kuluçkaya yatar.

Bir keresinde eşimle birlikte  bu süreci izlemeye karar vermiştik. Yuvayı oluşturmaları, yumurtlama, kuluçka dönemi, yavrunun ortaya çıkışı, büyümesi ve uçmayı öğrenip yuvadan ayrılması.

İşte o sabahlardan bir sabahtı. Gözlerimizi dikmiş anne kumrunun göğsünün altındaki yumurtaya bakıyorduk.  Anne o gün yavrunun geleceğini anlamış bekliyordu. Minik yumurtadan tık tık seslerini duyar gibiydik.

O da ne?  Yavrunun gagası kabuktan sıyrılmış kendini gösterivermişti. Birkaç gaga darbesi ve yumurtanın kabuğunun tam kırılması ve merhaba yaşam!

Islak tüyler, çirkin sevimli bir görüntü, ilk gaga açış ve beslenme saati.

Şartlanmışlık mı? Annelik duygusu mu? Yaşamın sürmesi gerekliliği mi? Sevgi mi? Doğanın biçtiği sorumluluk duygusu mu? İçgüdü mü? Hepsi mi?

Anne günün belli saatlerinde geliyor ve yavrunun açtığı ağzına gagasını sokup kursağındaki tüm yiyeceği boşaltıyordu.

Beslenme, barınma, güvenlik…
Sevgi, ilgi, sıcaklık…
Var mıydı? Vardı.

Hadi yavruya bir isim koyalım. Koyalım da ne koyalım?
Gugukcuk, Bıdıkcık, necik?

İyi de biz niye isim koyuyoruz ki? Onun annesi babası yok mu? Onlar kumru ne anlar mı diyelim?

Hani hepiniz bilirsiniz yaşarsınız. Aileler çocuklarına isim koyarlar ama genellikle o isimle hiç hitap etmezler. Yavrusu, canısı, bebeğim, çiçeğim, aslanım, koçum, prensesim, meleğim, bir tanem, nar tanem, gözümün nuru, canımın içi, civcivim, kartalım yanında isimler kısalarak yapılan seslenişler de bizi kuşatır:

Neco, selo, fato, neloş, meloş, mumu, mimi, mini, leyloş nufusta yazmayan ama yaşamımızı kaplayan isimlerdendir.

Kimin ismi, konulduğu amacı simgeler ki?
“Adın ne? demişler.
- Mülayim.
- Sert olsa ne yazar.” derler.

Anlamı mı önemlidir; yoksa o isimle bize seslenen sevdiklerimizin ona yükledikleri anlam mı?

O zaman ismin anlamından çok ona yüklenen anlamlar önemlidir diyebilir miyiz? O zaman bize ancak sevdiklerimiz isim koyar dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız değil mi? Üstelik bu bizim en temel çocukluk hakkımız değil midir? Ben adımı annemin ve babamın sıcak sesinden anımsamak hakkına sahibim.

Kumrunun yavrusuna ne isim koyduğunu hiç duyamadık ama hep yavrusuna sıcak, sevecen, tutku ve umut dolu seslendiğinin tanıklığını yaptık.

O kumru büyüdü ve uçtu.

Belki sizin pencerenize konmuş olabilir.

Bir bakın.

Eğer oysa, selam söyleyin! Olur mu?

Bir de öğrenebilirseniz, lütfen adını soruverin.

Haa şey, sizin adınız ne? Kim koydu sizin adınızı?


Kaynak gösterimi: Neydim, N., www.0-18.org, Sen Islık Çalmayı Bilir misin?

27 Kasım 2010 Cumartesi

Gülünden Sen Sorumlusun

Küçük Prens romanında (Exupery) kahramanımız Dünya’ya indiğinde bir tilkiyle karşılaşır. Tilki’ye “gel oynayalım!” diyen Küçük Prens’e Tilki, “beni evcilleştir!” der. “Evcil”in ne anlama geldiğini bilmeyen Küçük Prens’e Tilki, onun bağlar kurmak anlamına geldiğini anlatır.

Küçük Prens gene anlamamıştır.

İşte o zaman Tilki:

“Sözgelimi sen benim için yüz binlerce çocuktan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana. Ben de senin için yüz binlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için bir tane olursun ben de senin için.” der.

Ardından devam eder:

“… Beni bir evcilleştirirsen, hayatım günlük güneşlik oluverir. Öteki ayak seslerinden apayrı bir ayak sesi tanırım. O sesler korkuyla kovuğuma kaçırır beni, seninkiyse tatlı bir ezgi gibi yeraltından çağıracaktır. Bak, öteki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu, çok acı, ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacaklar artık.”

Küçük Prens, Tilki’yi evcileştirmeye karar verir. Ama sabırlı olması gerekir. Tilki onu göz ucuyla süzecektir ama Küçük Prens hiç konuşmayacaktır.

“Sözcükler yanlış anlama kaynağıdır” der Tilki.

Tilki ile Küçük Prens bağlar kurarlar. Artık evcilleşme gerçekleşmiştir. Birbirleri için ayrı anlamları vardır. Birini diğerine anımsatacak anıları, imgeleri vardır.

Ve sonunda oyun bitip ayrılık saati geldiğinde Tilki ağlamaklı olur.

“Suç sende.” der Küçük Prens, “sana kötülük yapmayı düşünmemiştim. Kendin istedin evcilleşmeyi. Ve de bundan bir kazancın olmadı.”.

“Oldu” der Tilki, yukarda değindiğimiz gibi “başak tarlaları meselesi”. İşte bu onun artık yeterince anı ve anlam biriktirdiğini anlatır.

Ayrılmadan önce  Tilki Küçük Prens’e,

“Git bir daha bak güllere. Seninkinin eşsiz olduğunu anlayacaksın” der.

Güllere bakmaya giden Küçük Prens, onların kendi gülüne benzemediğini anlar. Onları farklı kılan özelliği şöyle anlatır;

“ Ne sizi evcilleştiren olmuş ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz.
…Herhangi biri benim gülümün size benzediğini sansa bile o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur.
… Yakınmasına böbürlenmesine hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o.”

Ve tilki son sırrını paylaşır Küçük Prensle:

“Gülünü bunca önemli kılan uğrunda harcadığın zamandır.”
“Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sen sorumlusun. Gülünden sen sorumlusun.”

Çocuklar, bizim çocuklarımız, bizi evcilleştiren, bizim evcilleştirdiğimiz çocuklarımız. Yaşamları süresince bağlar kurduğumuz ve “başak tarlaları meselesi” gibi anılar, imgeler, sevgiler, tutkular biriktirdiğimiz.

Onları bizim için önemli kılan uğurlarına harcadığımız zamandır. Ya da bir başka deyişle onları önemli kılmak gerek ve onlar için zaman ve emek harcamak gerek. Eğer ki onlar bizim gülümüzse, ve de onlar bizi, biz onları evcilleştirmişsek, onlardan her zaman biz sorumluyuz.

Güllerimizden biz sorumluyuz.

Eğer onlar bizim güllerimizse, onları dilediğimiz zaman koparıp atmaya, susuz, sevgisiz bırakmaya, görmezden gelmeye artık hakkımız yoktur.

Onları bizim gülümüz yapan, bizim bahçemizde olması değil, onlara harcadığımız emektir. Ve bu emek, zaten onların hak ettiğidir.

Aslolan bahçeye gül dikmek değil, gülle bağlar kurmak onunla evcilleşebilmektir.

Bağlar kurmak bağımlılıklar yaratmak da değildir. Onun özgürlüğü içinde  köprüleri oluşturabilmek demektir.

Tilkinin sözleriyle;

“Evcilleştirdiğin  şeyden her zaman sen sorumlusun”

“GÜLÜNDEN SEN SORUMLUSUN”


Kaynak gösterimi: Neydim, N., www.0-18.org, Sen Islık Çalmayı Bilir misin?

10 Kasım 2010 Çarşamba

Çocuk (2)

Çocuklar, bizim belki de içinde artık yer alamıyacağımız bir zamana gönderdiğimiz canlı elçilerdir. Biyolojik açıdan kendisini yenilemek gerektiğini unutan bir kültür düşünülemez.

"Çocuk" denince, genelde 0-7 yaş arasindaki insan yavrusunu tanımlamış oluruz. Bu kategoride "Çocuk" bakıma, eğitilmeye ve korunmaya ihtiyaç duyar. Ama asıl "çocuk" kavramı Rönesans'la birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Çocukluk düşüncesi Rönesans'ın en büyük buluşlarından biridir, belki de en insanca olanıdır.

Bilimle, ulus devletle ve dinsel özgürlükle birlikte "çocukluk", sosyal bir yapı ve psikolojik bir varlık olarak 16. yy. da ortaya konmuş ve günümüze değin gelişme göstermiştir.  Ancak matbaanın icadıyla birlikte  bugün anladığımız anlamda kullanılan çocukluk kavramı kendini yok eden bir süreci de birlikte yaşamaktadır.  Yeni toplumsal yapının gereksindiği eğitim anlayışının yarattığı ve geliştirdiği çocukluk günümüzde yazılı ve görüntülü medyanın onu yok olmaya götürdüğü bir süreçle karşı karşıyadır.

Ortaçağ'da bütün yaş gruplarının bugün bizim anladığımız anlamda çocuksu bir davranış içerisinde olduğunu yazar eski kitaplar. Bunun nedeni, feodal ilişkilerin ve yaşam biçiminin çocuğu ve çocukluğu yetişkinler dünyasından henüz kesin çizgileriyle ayırmamış olmasıdır. Sözel iletişime dayanan bir dünyada çocukluk yedi yaşında sona eriyordu. Çünkü o yaştaki çocuk, söyleneni anlamaya ve kendini ifade etmeye başlıyordu. Bu da o yaştaki çocuğun sosyal hayata ve üretim sürecine katılabilmesi demekti.

Dinlerde de çocukluktan çıkış yedi yaş olarak belirlenir. Yedi yaşla çocukluktan çıkan insan, yetişkinler dünyasına katılır ve onun bir parçası olur. Feodal ilişkilerin yoğun olduğu dönem ya da ortamlarda çocuk, yedi yaşından sonra giysileri ve yaşama katılışıyla da yetişkinlerden farklı değildir.

Antik Çağda çocuk denildiğinde belli bir yaş ayrımının olmadığını biliyoruz. Ancak burada çocuk ayrımı köle çocuklarının öldürülmesi konusunda ortaya çıkar. Bu konuda ahlaki ve yasal bir sınırlanma yok. O dönemde efendiler büyüyünce kenti yakacak diye köle çocuğu öldürmeyi düşünürler, ama bebek olduğu için vazgeçerler. Ancak yedi- sekız yaşına gelmiş çocuklar bu hakka sahip değiller.

Çocukları eğitme ve disipline etme konusuna gelirsek, 18. yy. dan önce doğan çocukların büyük bir yüzdesinin, günümüz terminolojisine göre "dövülen çocuklar" olarak tanımlandığını görürüz. Ünlü araştırmacı D. Mause yüz nesil annenin pasıf anne olduğunu ve babaların çocuklarını anlama konusunda da hiçbir çaba sarfetmediğini anlatır. Platon da, Protogoras adlı eserinde itaatsiz çocukların tehditle veya sopayla doğru yola getirilmesini öğütler. Platon, çocukların farklı yeteneklere sahip olduklarını, bu nedenle farklılıklarının dikkate alınarak eğitilmeleri gerektığını savunur.

18. yüzyıla kadar dünyaya gelen çocuklara çok iyi davranılmadığı ya da bugün bizim gerçekleşmesini istediğimiz anlamda davranılmadığı bir gerçek. Peki ama 18. yüzyıldan sonra çocuklara nasıl davranılmış.

Ona da gelecek yazılarımızda değinelim. Ama o yazılara bir geçiş bir köprü olması dileğiyle sizlerle Lübnan’lı ünlü şair Halil Cibran’ın şiirini paylaşıyorum. Belki yine ve yeniden çocuğun bizim için taşıdığı anlamı düşünürüz.

Çocuklar
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.



www.0-18.org